Algılar, gerçekler ve Türkiye
Pekala bilinenlerin, bilinmiyormuş gibi anlatıldığı günlerdeyiz. Ekrem İmamoğlu hakkındaki yargısal süreçlerden, CHP’nin kendi içindeki dengelere ya da rekabete kadar her alanda durum böyle.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, önseçim adı altında icat ettiği tek adaylı demokratik yarışın sonunda İmamoğlu’nun adaylığını ilan ederken, onun gerçekte aday olup olamayacağı hakkında elbette ve fazlasıyla bilgi sahibiydi.
Nitekim, meydanlardaki duygusal sahneler ve öfkeli akışlar devam ederken kurultay kararı alması, dahası yine aynı günlerde “İmamoğlu aday olamazsa, mutlaka bir aday bulup onun adına seçeriz” çıkışı yapması böylesi bir arkaplanın sonucu olarak değerlendirilebilir.
İMAMOĞLU NEYE HAZIRDI?
Çok uzun zamandır, 2019 Mart seçimlerinden itibaren İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığını konuşuyoruz. Daha doğru cümle, kendisi bunun konuşulmasını istiyor. Nitekim yakın bir tarihte 6 yıldır buna hazırlandığını ifade etti.
Ancak ilan edip hedef koymakla hazırlıklı olmanın aynı şeyler olduğunu söylemek kolay değil. Daha önce de ifade ettim, aynı yerdeyim. İmamoğlu ve ekibinin hedefledikleri alanda ciddi bir hazırlıkları yoktu. Muazzam iletişim ve medya bütçeleriyle ortaya çıkardıkları algı ve imajın, gerçekte cumhurbaşkanı olmaya giden yolu açamayacağını göremediler. Kullandıkları bütçelerin ne denli başlarını ağrıtacağının ise henüz başlangıcındayız.
İmamoğlu bir siyasi söylem oluşturamadı, şu anda sıcak ortam bunu tartışmaya izin vermese de durum böyle. Kendisini siyasetin merkezinde gördüğünü, bunun sağ ya da sol olarak görülmemesi gerektiğini söylese de, nerede durduğu konusundaki belirsizlik ortadan kalkmadı. Doğal ve kendisiyle karşılıklı bir gelecek tasavvuru oluşturan bir sosyoloji yerine, sosyoloji satın almayı tercih etti.
HER ŞEYİN BİR FİYATI YOK
“Her şeyin bir fiyatı vardır” kabulünün geçerli olduğu bir çağda bunu yadırgamayanlar var elbette. Ama göremedikleri şuydu: Türkiye’de bazı şeylerin fiyatı yok, onları satın alamazsınız.
Bu durumun benzer bir örneğini 2023 seçim sürecinde yaşadık. Muhalefet, sarsıcı boyutlara ulaşan ekonomik şartları öne çıkararak seçmenle kurduğu bağın kendisini iktidara taşıyacağından son derece emindi. Meseleyi kamuoyunda tartışan muhalefet entelektüeli (muhalif değil) artık seçim sonuçlarının belli olduğunu, bir an önce ülkeyi yönetecek kadronun ilan edilmesini isteyecek noktalara kadar geldi.
Sıradan gözlemlerin, hatta pek çok saha çalışmasının ortaya çıkaramadığı bir gerçek bu kurguyu alt-üst etti.
DEVLETİ YÖNETEBİLİR Mİ?
İnsanlar kuşkusuz ekonomik şartları fazlasıyla önemserken, yaşadıkları ülkeyi kimin yöneteceğini de bir ana soru olarak gündeminde tutuyordu. Dolayısıyla sahnedeki adaylara bakarken “Devleti yönetebilir mi, Türkiye ona emanet edilir mi” sorusunun cevabını da arıyordu.
Güncelin kıskacından çıkamayan CHP’nin (muhalefetin değil) bunları görebilmesi zaten mümkün değildi.
Tabloya şöyle bakalım. Aynı ülkede ve aynı parlamentoda bulunduğu siyasi rakipleri, bölgenin ve İkinci Trump döneminin yeni küresel dinamiklerini dikkate alarak politika üretiyor. Ana muhalefet partisi boykot adı altında, sınırları belirsiz, çerçevesi tanımlanmamış ve üstelik kendi seçmeni dahil herkesin zarara uğraması muhtemel bir politikayla sahneye çıkıyor. Daha tuhafı, “bu boykot ülkeyi zarara uğratabilir” uyarısını yapanlara parmak sallıyor, seninle de hesaplaşacağım diyor.
Toplum adına kavga vermekle, toplumla kavga etmek arasındaki farkı görmek gerçekten bu kadar zor mu?