
Boykotun psikolojisi üzerine: Zincirleme boykot
Boykot etmeyenleri boykot etme şeklindeki hareketler, bireylerin doğal ve spontane oluşlarını kısıtlama ve onları kontrol altında olmaya zorlayan bir güce dönüşebilir. Boykota katılmayanlar, sanki toplumsal normlara aykırı davranıyormuş gibi bir baskı his
Son günlerde sosyal medyada en çok karşılaştığımız kelimelerden biri haline geldi boykot. Bir boykot enflasyonu yaşanıyor sanki. Görünüşte basit bir ekonomik çekilme eylemi politik bir eylem olarak da hayatımızda. Bu eylemin arkasındaki duygu ve düşünce dünyamız ise ekonomik bir şekilde anlatılamayacak kadar sofistike.
Tarihsel olarak boykotlar, haklarından mahrum bırakılanlar tarafından bir araç olarak kullanılmış. Bireysel bir eylem toplu bir yüz çevirme olarak kullanılmış. İrlandalı kiracıların tanımın isim babası Yüzbaşı Charles Cunningham Boycott ile iş yapmayı reddetmesinden, günümüzün etik tüketim çağrılarına kadar yaptığı bu yolculuğun amacı ilişkileri keserek güç uygulamak. Kelimenin kökeni için 19. yüzyıl İrlanda'sına gitsek bile İslam tarihinde Hz. Muhammed'in ve Müslümanların Kureyşli müşrikler tarafından boykot edildiği dönemi de hatırlayabiliriz. Müslümanları cezalandırmak ve yollarından döndürmek için Müslümanlarla ilk ticari ilişkileri keserek başlayan boykot Müslümanları fiziksel olarak bir alana hapsederek hayati ihtiyaçlarını bile gideremeyecekleri bir sürgüne dönüştürülmüştü. Bugün Gazzelilerin yaşadığı işgal ve soykırımın yıkıcılığını artıran bir faktör de ablukaya alınarak yaşadıkları açık hava hapishanesinin açık hava mezarlığına dönüşmüş olmasını hatırlatıyor insana...
Güç uygulama ihtiyacının ardındakiler
Türk Dil Kurumu'na göre boykot kelimesi "bir kimse, bir topluluk veya bir ülkeyle amaca ulaşmak için her türlü ilişkiyi kesme" anlamına geliyor. Peki bu ilişkileri keserek güç uygulama ihtiyacı nedir, arkasındaki etkenler neler olabilir? İlişkileri keserek ekonomik, politik birçok eylem her dönem ve çağda kullanılmış. Bugün kolektif olarak uygulanan boykot ise bu ilişki kesme yollarından biri. Bir firmanın ürününü almamak, o firmayı eleştirmek ya da protesto etmek bir tüketici tercihi olarak hayatımızda hep vardı, var ve var olmaya devam edecek.
Adam Phillips'e göre, bu eylem bir kontrol fantezisidir, ilişki kesme yoluyla yaralama isteği taşır. Boykot edilen varlık, aniden görünmez hale gelerek, görülmemenin, duyulmamanın acısını kabul etmek zorunda kalabilir. Boykot eden için ise eylemlilik tatmini, reddedilen varlığın varlığını zayıflatarak kendi politik duruşuyla da bir tutarlılık hissi yaşar. Bu olumsuzlama eylemi bir yandan da derinden onaylayıcı olabilir, birlikte boykot yapmayı seçenler arasında ortak bir kimlik duygusu oluşturabilir. Ancak boykotun psikolojisi nadiren bu kadar basittir.
Boykot gerçekten değişimi mi hedefler, yoksa daha derin, belki de bilinçsiz bir cezalandırma arzusuyla mı beslenir? Boykot eyleminin kendisinde, eleştirdiğimiz ya da cezalandırdığımız nesneye karşı süregelen bir bağlılık da olabilir mi? Zira aktif olarak boykot etmeyi seçtiğimiz şeyi görmezden gelemeyiz. Reddetmeye harcanan enerji, devam eden, olumsuz olsa da, bir etkileşimi gösterir. Boykot edilen, yokluğunda bile önemli bir varlık haline gelir. Sonuç olarak, boykot, güç ve etkiyle olan ikircikli ilişkimizi ortaya koyar. Değerlerimizle uyumlu bir dünya özlemimize ve o dünyayı yaratma yönündeki, bazen umutsuz çabalarımıza da olsa, her seferinde bir boykot eşlik eder. Ancak bu toplu boykot eyleminde, kendi arzularımızın ve bağlarımızın karmaşık, çoğu zaman çelişkili doğası üzerine de düşünmek için fırsatlar bulabiliriz.
'Öteki'nin doğuşu 'biz' ile başlar
Bireysel varlığımızın doğası gibi toplulukların da kendine özgü doğası vardır. Sosyal psikoloji tam da bunu araştırır. Bir bireyin kendi başına olduğunda sahip olduğu duygu, düşünce ve davranışların grup içerisinde olduğunda nasıl dönüştüğünü inceler. Sosyal psikolojinin sorduğu sorulardan biri, insanların neden bir araya geldiği ve bir araya gelmenin psikolojimizi nasıl etkilediğidir. Genellikle ortak bir amaç, bir dayanışma ve bir aidiyet duygusu için bir araya geliriz. Lakin bu durum, insanlığın temel bir çelişkisini yansıtır: Bir araya gelmemizin amacı dayanışma iken bu topluluklar çoğu zaman sınırlar belirleyerek, "öteki"ni de tanımlar. Biz ve Ötekinin doğuşu, "biz"le başlar. Bu ayrım kimi zaman ayrışma hatta kutuplaşmaya da dönüşür. Türkiye'deki boykotlar da benzer bir dinamikle işliyor gibi görünüyor. Farklı ideolojik veya politik gruplar, belirli ürünleri, markaları veya kişileri boykot ederek kendi aralarındaki dayanışmayı güçlendirirken, aynı zamanda boykot edilenleri toplumsal alanın dışına itmeye çalışıyor. Ancak bu dışlama eylemi, boykot edenlerin kendi içindeki birliği ne kadar sağlamlaştırıyor sorusu muğlaklığını korur. Zira dışlama, çoğu zaman geçici bir motivasyon kaynağı olabilir ve uzun vadede toplumsal dokuyu zedeleme riskini de barındırır. Zira hedef göstermeyi de içine alan bu eylem şiddet, tehdit ve hakaret gibi suçlarla birleştiğinde dayanışmanın çoğalmasına hizmet etmezken kutuplaşmanın ve nefretin artışına neden olur.
Boykotlar genellikle sosyal medyada büyük bir yankı uyandırır ve boykot edilen kişi veya kurumlar hakkında hızlı yargılara varmak kolaydır. Bu hızlı yargılamalar, sadece ekonomik kayıpları değil, aynı zamanda itibar zedelenmesini ve sosyal dışlanmayı da içerir. Hakikat ve adalet kavramlarını kullanırken toplumsal yargılamaların ne kadar kırılgan ve yanıltıcı olabileceğine şahit oluyoruz. Üstelik yankı odaları yaratan, hızlı ve ani hazlar vererek hızlı ve ani duygular üreten sosyal medyanın içinde yargılamalar da bir o kadar hızlı oluyor. Özellikle duygusal tepkilerin ve kolektif öfkenin yönlendirdiği boykotlarda, adil bir duruşun sağlanması ne kadar mümkündür acaba? İnsanlık tarihi boyunca kurduğumuz yapılar, sözde birleştirici kurumlar, çoğu zaman aslında birilerini dışarıda bırakmak için de toplanmış olmadı mı? Tıpkı en seçkin davetiyelerin bile, davet edilmeyenlerin varlığını acı bir şekilde hatırlatması gibi. Belki de bu, içimizde yatan o paradoksal arzuyla ilgili: Hem ait olmak istiyoruz hem de bir yandan o "biz" ve "onlar" ayrımını sürdürüyoruz.
Zincirleme bir eylem
Boykotlar da birçok şey gibi birer enstrümandır. Kimin, nerede ve "nasıl" bu enstrümanı çaldığı meselesi sesin ahenkli mi yoksa uyumsuz mu olacağını belirleyecek olandır. Boykot bir top mermisi gibi hedefe odaklanmadan geniş bir alana zarar verebilir, kör bir testere gibi neyi kestiğini tam olarak bilmeden tahribat ta yaratabilir. Boykotlar da zaman zaman bu tür bir ayrıştırıcı etkiye sahip olabilir. Farklı görüşlere sahip insanlar arasındaki uçurumu derinleştirebilir, toplumsal diyalog ve uzlaşma imkanlarını zayıflatabilir. Bir şiddet biçimine dönüştüğünde boykotların etik açıdan kabul edilebilirliği sorgulanır. Şiddetin türleri boykotla birleşirse bir tür "sosyal şiddet" olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusu gündeme gelir.
Byung Chul Han Yorgunluk Toplumu ve Şiddetin Toplumu gibi eserlerinde modern bireyin toplumsallaşma ihtiyacı ve bunun medya gibi aparatlarla yalnızlık ve dışlanmışlık gibi temaları nasıl dönüştürdüğünü mercek altına alır. Bazı toplumsal yapıların bireyleri bir araya getirmekten ziyade dışladığı, ötekileştirdiği durumları resmeder. Han'a göre, günümüz toplumunda bireyler arasındaki kişisel bağlar zayıflamış, rekabet ve performans odaklılık ön plana çıkmıştır. Han'ın modern toplumun bireyler üzerindeki duygusal baskısını otantik iletişimin yerini alan yargılayıcı ve performans odaklı etkileşimlerde görmek mümkündür. Boykot etmeyenleri boykot etme şeklindeki hareketler, bireylerin doğal ve spontane oluşlarını kısıtlama ve onları kontrol altında olmaya zorlayan bir güce dönüşebilir. Han, günümüz toplumunda şeffaflık ve açıklık idealinin, aslında bireylerin iç dünyalarını ve gerçek duygularını medya gibi organlarda sürekli sergileme zorunluluğu yaratarak yeni bir tür baskıya yol açtığını savunur. Han, modern toplumda bireylerin sürekli olarak kendilerini sunma ve performans sergileme zorunluluğunun, otantik benliklerini kaybetmelerine yol açtığını savunur. Herkesin bir taraf seçmek zorunda kaldığı, çeşitliliğin giderek daraldığı bir ortamda, kendi özgün düşüncelerini serbestçe ifade etmek git gide zorlaşır. Boykota katılmayanlar, sanki toplumsal normlara aykırı davranıyormuş gibi bir baskı hissedebilir. Bu durum modern toplumun birey üzerindeki kontrol mekanizmalarına dair yapılan gözlemlerle örtüşmekte. Performans toplumu, sürekli hareket talep eder. Bekleyiş ve sorgulama neredeyse bir suç gibi algılanır. Han'a göre, insanın kendini dinlemesi ve durması modern çağda lüks hale gelmiştir.
Eskiden fiziksel mekanlarda kurulan toplumsal ve siyasi yapılar, bugün sanal alemde, sosyal medya platformlarında, ideolojik gruplaşmalarda yeniden vücut buluyor. Amaç yine aynı: Belirli bir görüşe, tavra ya da ürüne sahip olanları dışlamak, ötekileştirmek ve hatta cezalandırmak. Boykot edenler bir araya gelerek bir tür sanal "dernek" oluştururken, boykot edilmeyenler ise bu yeni topluluğun dışında bırakılıyor, hatta onlar da boykot edilme tehdidiyle karşı karşıya kalıyor.
Her bireyin kendine özgü düşünceleri ve tercihleri vardır. Ancak toplumsal normlar, beklentiler, hatta boykot gibi kolektif eylemler, bu bireysel ifadeleri sınırlandırmaya yönelik bir baskı oluşturabilir. Etik alanda bireysel özgürlüğün önemini vurgularken boykotlar, belirli bir etik veya politik duruşu ifade etme biçimi olarak görülebilir. Ancak bu duruşun başkalarının özgürlüğünü ne ölçüde kısıtladığı, üzerinde düşünülmesi gereken muğlak bir alandır. Boykota katılmayanların da boykot edilmesi, bu baskının ve sınırlandırmanın ne kadar ileri gidebileceğine dair endişe verici bir örnek teşkil eder. Modern hayatın o cilalı yüzeyinin altında yatan potansiyel şiddeti ve acımasızlığı hatırlatır. Belki de bu, insanın doğasında yer alan rekabetin, hırsın ve nefretin kaçınılmaz bir sonucudur. Kör bir testere gibi, neyi kestiğini tam olarak bilmeden, sadece bir şeyler yok edilirken başka şeyler üretilir.
Kesin yargılardan ziyade, sorular sormak, çelişkileri ve belirsizlikleri kabul etmek, belki de bu tür toplumsal krizleri daha iyi anlamanın ve daha yapıcı çözümler üretmenin ilk adımı olabilir. Zira, hakikat çoğu zaman basit cevaplarda değil, karmaşık soruların sabırlı ve dürüstçe sorulmasında gizlidir. Mesela, boykot gibi bireysel başlayan ve toplumsala yayılan bir eylem, evrensel insan hallerini ve toplumsal dinamikleri yeniden düşünmeye bizleri davet edebilir. Krizlere dönüşen zamanlarda belki de en çok ihtiyacımız olan şey, öfke ve yargılamanın ötesine geçerek, insanlığımızı ve ortak paydamızı yeniden hatırlamaktır. Erich Fromm'un İtaatsizlik Üzerine eserinde söylediği gibi "Savunduğumuz şeyleri sevmek yerine karşısında olduklarımızdan nefret etmekle uğraşıyoruz". O halde bu yazıyı bir yargı cümlesiyle değil bir soruyla bitirelim.
Kaldıysa bir soru içimizde
O da birşey:
Nerdedir yerle gök arasındaki ulak,
Nerde biz?
İsmet Özel, Naat
HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.