CHP’nin yakaladığı toplumsal muhalefet damarı

Yusuf Ziya Cömert

Hayatın gerçekleri CHP’nin uzun süredir elinde tuttuğu şablondan taştı.

Hayırdır? Şimdi, sabah sabah ne oldu da taştı?

‘Şimdi’den bahsetmiyorum. Bir dizi iç ve dış politik meseleden bahsediyorum, yani biraz evveliyatı var.
Şöyle tarif edeyim.

Ülkemizde bir göçmen istilası var.

En çok da Suriyeliler. Adamlar hastaneye bedava gidiyorlar, belediye otobüslerinde, metrolarda biz yer bulamıyoruz, adamlar yayılmış oturuyorlar. Sokaklar Arap esnafla doldu, Fevzi Paşa Cadde’si sanki İstanbul’un değil, Halep’in Şam’ın bir caddesi. Bizim oğlumuz, kızımız işsiz geziyor, Suriyeliler, Afganlılar işe girmiş çalışıyor.

Ak Parti Suriye’de yanlış yapıyor, yanlış yapmaya da devam ediyor.

Muihalefetle iş birliği yapacağına Beşar Esed’le görüşmesi gerekir. İstersen biz gidelim görüşelim Esed’le…

Tam bunu söylerken, hatta söylemeye devam ederken, birkaç gün içinde Suriye Muhalefeti Esed’i devirdi.

Esed’i ara ki bulasın, gitti Moskova’ya.

Hemen hemen aynı günlerde, belki birkaç gün veya birkaç hafta evvel, Cumhurbaşkanı Erdoğan da Esed’den randevu istemiş ama alamamıştı.

Fakat Suriye’de devrim olunca Erdoğan’ın randevu istemesi arada kaynadı.

Ak Parti’nin 10 küsur yıldır takip ettiği Suriye politikası Esed devrilince güncellenmiş oldu.

Bugün Suriye’deki nihai durum tam olarak Ak Parti’nin şablonlarına da uymuyor, işin çok su kaldırır tarafları var ama bankacılıkta ‘açık pozisyon’ diyorlar ya, CHP’nin pozisyonu Ak Parti’ninkine göre daha açık.

Bu bir kenarda dursun.

Ak Parti’yle MHP günde üç öğün HDP’ye sövüp sayarken, CHP’yi boyuna DEM’lenmekle suçlarken, hele MHP DEM’i kapatmadığı için Anayasa Mahkemesi’ne demediğini bırakmazken CHP, HDP’yle ve daha sonra DEM’le medeni bir ilişki kurmuştu.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun bu ilişkinin inşasında büyük emeği vardı. Bu sayede İstanbul’u Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elinden üç defa almayı başarmıştı.

Tam bu sırada MHP lideri Devlet Bahçeli DEM’lilerle selamlaşmaya, musafaha etmeye başladı.

Ardından yeni bir ‘çözüm süreci’ teşekkül etti. PKK’nın, Bahçeli’nin tabiriyle ‘kurucu önder’i Öcalan fesih sürecini ilan etti.

CHP, bu sürece yarım ağızla alaka gösterdi, tam intibak edemedi.

Ak Parti de ‘tam ağız’la katıldı sayılmaz. Devlet Bey’in gösterdiği istikametten sapmamaya çalıştı, ama bütün ağırlığını koymadı.

Ancak süreci DEM’i CHP’den uzaklaştırmanın bir vesilesi olarak semerelendirmeyi ihmal etmedi.

Böylece, CHP’nin biri dış politikada biri iç politikada iki açık pozisyonu oluştu.

CHP henüz bu açıkları onaracak bir politik söylem ve dil geliştirememişti.

İBB Başkanı İmamoğlu’nu siyaseten saf dışı bırakmaya matuf operasyonlar böyle bir evrede başladı.
Operasyonlar çok yönlüydü. Yargı, siyaset, akademi, medya.

Sanki iktidar hareket eden her şeye ateş ediyordu.

Operasyonlarda kullanılan alat ve edevat İmamoğlu’nu siyasi yasaklı hale getirme hedefinin gerektirdiğinden çok fazlaydı.

Bütün düğmelere basılıyordu.

İmamoğlu’nun başındaki belediyenin lokantasında yediği yemeği beğendiğini söyledi diye gurme Vedat Milor hakkında bile inceleme başlatıldı.

İBB Başkanı İmamoğlu’nu merkeze alan bu çok boyutlu imha kampanyası CHP’ye geniş bir toplumsal muhalefet zemini sağladı.

“Yargımız tarafsız ve bağımsız,” “Açılan soruşturmalar, davalar, tutuklamalar siyasi değil tamamen yolsuzlukla ilgili” kabilinden sözler bu aşırı derecede abartılı kampanya atmosferinde fanatik taraftarları bile ikna etmekten uzaktı.

CHP lideri Özgür Özel’in açıkladığı boykot kalemlerindeki kimi çelişkili tercihler dahil hiçbir şey toplumsal muhalefetin konsantrasyonunu bozmadı.

CHP bu anaforun içinde verimli bir siyaset damarı yakalamış oldu. Bu bir fırsat sayılır.

Eğer siyasi yelpazenin bütün unsurlarını kuşatacak bir dil geliştirmeyi başarabilirse.