Elimizde gündüz vakti fenerle inanan insan mı arasak…

Mehmet Ocaktan

Ramazan, Müslümanlar açısından ibadetten öte, aynı zamanda hayatımızla ilgili içsel bir muhasebe ve de empati yapmanın fırsat olarak sunulduğu bir aydır.

Elbette bütün aylar önemlidir ama Ramazan gibi gönlümüzü, ruhumuzu ve zihnimizi zenginleştirme fırsatı sunan aylar biraz daha önemlidir.

Acaba ilahi hitaba muhatap olan bireyler olarak kaçımız dinin mesajını doğru olarak anlayıp, bu çerçevede hayatımızı yeniden kontrol etme ihtiyacı hissediyoruz.

Mesela Müslüman olarak oruca inanıyoruz, acaba dinin yolsuzluğu, rüşveti ve yalanı yasakladığına da aynı şekilde inanıyor muyuz? Eğer inanıyorsak, toplumda bu yönde bir hassasiyetin görülmesi gerekir ama ne yazık ki böyle bir işaret ortalarda gözükmüyor.

Biliyoruz ki İslam bireyin özgürlüğünü esas almaktadır ama dindarlık hassasiyetine sahip olan insanlar olarak, fikir özgürlüğüne tahammülsüzlükte adeta birbirimizle yarış halindeyiz. Allah insanları iyiyi ve kötüyü seçme konusunda özgür bıraktığı halde, biz kendimizi tanrı yerine koyarak insanlara devletin sopasını gösterip hizaya sokmayı tercih ediyoruz…

Günde beş vakit alnını secdeye koyup, secdeden kalkar kalkmaz muhaliflerini engellemek için sofistike yalanlarla kumpas kuranların gerçekten Allah’a inandıklarına inanalım mı?

Kur’an en anlaşılır bir dille adaletli olmayı, kimseye zulmetmemeyi önerdiği halde, biz hiçbir hukuki gerekçe olmadan insanları canımızın istediği gibi hapse atıp hayatlarını karartmaktan çekinmiyoruz.

Maalesef bu ülkede öylesine hukuk faciaları yaşanıyor ki bu vicdan yaralayıcı tablo karşısında bir Müslüman olarak gündüz vakti sokaklara çıkıp “Allah’a ve Kuran’a inanan insanlar neredesiniz” diye haykırmak geliyor içimden… Malum ünlü filozof Diyojen, gündüz vakti elinde fenerle dolaşırken nedenini soranlara, "İnsan arıyorum" diye cevap vermişti.

Bütün bunlar bir karamsarlığın ifadesi değil elbette ama ülkede yaşananlar bazen insanın tahammül sınırlarını zorluyor. Mesela, Türkiye’nin bir hukuk ayıbı olarak tarihe geçen Osman Kavala davası karşısında susmayı da vicdanım kabul etmiyor. Kanaatim odur ki gerçek anlamda İslam’a inanan hiçbir birey de bir insanın hayatından sekiz yılının çalınmasına rıza göstermeyecektir.

Şu günlerde Gezi Parkı davasında müebbet hapis cezasına mahkûm edilen Osman Kavala’nın tutuklu ve hükümlü olarak cezaevinde geçirdiği yedi yıllık süre boyunca verdiği hukuk mücadelesini anlatan “Bir Dava Hikayesi: Osman Kavala’nın Yedi Yılı” adlı kitabı okuyorum.

Kitabın önsüzünü kaleme alan Kavala’nın eşi Prof. Ayşe Buğra, “Bir kanıt gösterilmediği gibi, somut bir suç tanımı da yapılmayan bu çok karmaşık yargı sürecinin bir noktasında, artık bize yalan söylemeye bile tenezzül etmiyorlar dedim ve işkence sözünü kullanmaya başladım” ifadelerini kullanıyor.

İnanıyorum ki kitabın ilk bölümündeki Kavala ve Gezi davasının geniş bir kronolojisini okuyan her normal insan “bu kadar da olmaz artık” deme ihtiyacı hissedecektir.

Hükümeti devirmeye teşebbüs, darbe teşebbüsüne destek, casusluk gibi ağır suçlamaların ortaya atıldığı yedi yıllık dönemde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen yapılanlar, bir suçlamadan vazgeçerken yeni bir suçlamanın icat edilmesi, tahliye kararı verilen suçlamalardan yeniden tutuklama kararları verilmesi, mahkeme heyetlerinin değiştirilip özel heyetler kurularak ağırlaştırılmış müebbet verilmesi… Adalete olan güven duygumuzu yerle bir eden bu olup bitenler, kelimenin tam anlamıyla adrese teslim bir hukuksuzluk hikayesi gibi sanki…

Şimdi, zihnimizi, ruhumuzu aydınlatmasını niyaz ettiğimiz bu rahmet ayında kendi vicdanımızda bir muhasebe yapalım. İnsanlara reva görülen böylesi bir adaletsizliğe tahammül etmek ruhumuza iyi gelir mi?

Osman Kavala’nın, 2 Kasım 2021 tarihinde, tutukluluğunun dördüncü yılında yaptığı basın açıklamasındaki sözleri de dikkatle okuyalım lütfen: “...Sadece cezaevinde olduğum için kendi hayatımı yaşama imkânımı kaybetmekle kalmadım, hedef gösterildiğim ve kamuoyunda hakkımda ‘karanlık’ ve ‘kötü’ bir insan izlenimi yaratılmaya çalışıldığı için, kendi gerçekliğim de tahrif edildi...”

Kim nasıl bir Allah’a inanıyor bilemem ama ben dindarlık hassasiyeti taşıyan birisi olarak, dindarlık iddiasındaki bir iktidarın gelecekte bu tür hukuksuzluklarla anılmasına gönlüm razı olmaz…