Küresel bir sorun halini alan israf...

Mustafa Çağrıcı

Dinimizin hepsi de ayetlere ve hadislere dayanan, görünüşte basit ama gerçekte son derece önemli bazı öğütleri var: “Abdest alırken suyu gereğinden fazla kullanmayın. Sofranız sade olsun. Tıka basa doymadan kaşığı bırakın. Giyiminiz, ev eşyanız sade olsun. Ne eli sıkı olun ne de saçıp savurun. Ya hayırlı konuşun ya da susun…” gibi. Bu öğütler ya da buyruklar şimdilerde küresel bir sorun halini almış bulunan israf hakkında bizi uyarmaktadır.

Ramazan’da israfın arttığına dair haberler okuyoruz. Müslüman toplumda bir Ramazan münasebetiyle israf konusunun gündem olması ne büyük çelişki! Sanki dinimiz “iftar ediniz” buyurmamış da “israf ediniz” buyurmuş! [Dünyada da durum farklı değil. İstatistiklere göre dünyada yenmeyen gıdalar, yetersiz beslenen 2 milyar insanın iki katından fazlasına yetecek boyutlara ulaşmış.]

Başka israflarımız da var. Esasen her nimetin gereksiz yere ve gerektiğinden daha fazla harcanması israftır. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Âdemoğulları şu dört sorunun cevabını vermeden hesap yerinden ayrılmalarına izin verilmeyecek: [1] Ömrünü nerede tükettin? [2] Bedenini nasıl eskittin? [3] Bildiklerinle neler yaptın? [4] Malını nasıl kazanıp nerelerde harcadın?”

Peygamberimizin bu hadiste bize anlatmak istediği şudur: Allah’ın hepsini de bizim iyiliğimiz için verdiği bedenî ve zihinsel donanımımızı, maddi imkânlarımızı boş yere harcayıp tüketmek, hesabı çok zor verilecek günahlardır.

Elbette hadiste sayılanlar birer örnek olup, huzur-ı ilâhîde her insan her türlü nimetten sorguya çekilecek, nerede ve nasıl kullandığının hesabını verecektir. “İnsanlar denenip sınanmadan, sadece ‘inandık’ demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar!” (Ankebût 29/2).

Dinimizin bu uyarılardan maksadı, geri dönüşü olmayan ahirette sorguya çekilmeden önce kendimizi sorgulamak, elimizdeki bütün nimetleri, yanlış olduğunu kolaylıkla anlayabileceğimiz boş ve faydasız tüketmekten vazgeçmektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de insanların, ellerindeki nimet ve imkânları Allah’ın rızasına ve başkalarının iyiliğine uygun, doğru ve yerinde kullanmalarına çoğunlukla ihsan; Allah’ın razı olmayacağı, insanların zarar göreceği şekilde kullanmalarına, inanç ve davranışlarında haktan sapmalarına da israf denilmiştir.

Dinimizin hepsi de ayetlere ve hadislere dayanan, görünüşte basit ama gerçekte son derece önemli bazı öğütleri var:

“Abdest alırken suyu gereğinden fazla kullanmayın. Sofranız sade olsun. Tıka basa doymadan kaşığı bırakın. Giyiminiz, ev eşyanız sade olsun. Ne eli sıkı olun ne de saçıp savurun. Ya hayırlı konuşun ya da susun…” gibi. Bu öğütler ya da buyruklar şimdilerde küresel bir sorun halini almış bulunan israf hakkında bizi uyarmaktadır. İnsanları israfa götüren nedir? Daha mükellef bir sofra, daha şık bir giyim, daha çok gezip tozmak, daha gösterişli bir evde oturmak, daha baş döndürücü bir eğlence... Kısacası daha lüks bir hayat… Fakat nereye kadar?..

Modern insan, ömrünü bayağı ve sonlu şeylerin peşinden koşarak tüketiyor. Bir fâsit daire üzerinde dönüp duruyor. Tıpkı kendi izine düşen adam gibi. Hikâye malum: Adam bir yere gidiyor. Her taraf karla kaplı. Yol yok, iz yok. Yönünü kaybetmiş. Yüreğini korku sarmış… Derken bir iz bulmuş. Çok sevinmiş, artık bu iz kendisini bir yere götürecek diye… Sonra yürümüş, yürümüş... Fakat nafile! Çünkü o iz kendi iziymiş. Ve zavallı adam kendi izi üstünde dönmüş durmuş. Yorulup oturmuş. Ve donarak ölmüş.
Modern dünyada yaygın hayat telakkisi de böyle bir şey…

“Bütün insanlık bir ailedir. İnsanların en iyisi, ailesine en çok yararlı olanıdır” buyurmuştu, aziz Peygamber. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir”; “Müminler, birbirini sevmekte, birbirine şefkat göstermekte bir beden gibidirler” demişti. Gerçek mutluluğun yolu bunlardır. İnsanları asıl mutlu edecek şey fedakarlıktır, başkaları için yaşamaktır.

Onun içindir ki Yüce Rabbimiz, “Sevdiğiniz şeylerden başkalarını da yararlandırmadıkça (sizi mutlu kılacak olan) en iyiye, en güzele asla ulaşamazsınız” buyurmaktadır (Âlu İmrân 3/92).