10 yılı aşkın süredir giderek otoriterleşen, sistemin denge unsurlarını devre dışı bırakan, hakimiyetini yargı üstünden pekiştiren, gerilimden beslenen bir düzen içinde yaşadığımızı hemen herkes biliyor ya da hissediyordu. Ama benim görebildiğim kadarıyla genel beklenti gerilimin düşeceği, ihlal edilen hakların günün birinde iade edileceği, Türkiye’nin yakında normalleşeceği yönündeydi.
Bir yandan geçtiğimiz yıl gerçekleşen CHP-AKP barışması, öte yandan Bahçeli Açılımı ve ardından gelen barış, silah bırakma çağrıları bu umutları güçlendirmiş, dış politikada yapılan atılımlar, Mısır’dan Yunanistan’a ilişkileri rayına oturtma teşebbüsleri, Suriye’nin Türkiye’ye yakın gruplarca kontrol altına alınması pek çok yorumcu tarafından tarihi kırılma olarak görülmüştü.
Ukrayna savaşının dayattığı küresel ekonomik krizin hatalı politikalarla bizim için çok daha maliyetli hale gelmesi, yoksulluğun derinleşmesi de bu yıl itibarıyla Mehmet Şimşek liderliğindeki ekonomi ekibinin katkılarıyla durdurulmuş, enflasyon ve faizler düşmeye başlamıştı. Ayrıca Ukrayna savaşının sona ermesi, üstümüzdeki yaptırımlara uyun baskısının bitmesi söz konusuydu.
Üstelik Türkiye askeri teknolojide yaptığı atılımlarla yıldızı parlayan, Trump dünyasında Avrupa kıtasının güvenliği için her geçen gün daha da vazgeçilmez hale gelen bir ülkeye dönüşmüştü. Tek yapmamız gereken biraz daha demokrasi, biraz daha hukuk, biraz daha insan haklarıydı. Kıbrıs sorununun arkasına saklanılarak askıya alınan AB üyelik sürecimiz dahi yeniden gündemdeydi.
Ancak ne olduysa oldu. Yine kayyumlar atanmaya, seçilmiş belediye başkanları görevlerinden alınmaya, muhalif gazeteciler susturulmaya başlandı. TUSİAD Yönetimi dahi yeni dalgadan nasibini aldı. Derken hukukiliği ziyadesiyle tartışmalı diploma konusu açıldı, o da yetmezmiş gibi Türkiye’nin en büyük ilinin belediye başkanı ve 100’e yakın insan bir şafak operasyonuyla göz altına alındı.
Neredeyse eş zamanlı biçimde İstanbul Barosuna da kayyum atama teşebbüsü gerçekleşti. Hatta ana muhalefet partisi için de kayyum düşünüldüğü iddia edildi. Türkiye de tabii ki derin bir siyasi, iktisadi ve korkarım sosyal krizin içine sürüklendi. Lira değer kaybetti, borsada kesiciler devreye girdi, Merkez Bankası gecelik faiz artışı kararı verdi. Avrupa’dan da eleştiriler geldi, İmamoğlu için kampanyalar düzenlendi.
Bant kısıtlamaları ve yol kapatmaları da belli ki pek işe yaramadı. İnsanlar sokaklara döküldü. Öğrenciler gösteriler düzenledi. Kapanan yollar ve sosyal medya kanallarına konan engellemeler de iktidara olan kızgınlığı arttırdı. Sorunun artçı şoklarının sabit gelirlilerin yaşam standardını daha da düşürmesi, iktidara olan güvenini daha da azaltması kaçınılmaz. Dışardan gelecek tepkilerin artacak olması da öyle.
Eğer baskı dozunun bu geometrik artışının ardındaki neden gerçekten en erken iki yıl sonra yapılacak seçimlerse, iktidarın ya da bu kararları verenlerin hesap hatası yaptığı kesin. Zaten attıkları adımların kendilerine oy olarak geri dönmeyeceğini geçmişteki tecrübelerinden bilmemeleri imkansız. Yok eğer daha fazla baskının daha fazla sadakat getireceğini düşünüyorlarsa o da imkansız.
Unutmayalım ki baskı sonunda muhalefeti birleştirdi, ana muhalefet partisi içindeki kim cumhurbaşkanı olacak yarışması 19 Mart itibarıyla sona erdi. İmamoğlu tek ve tartışmasız aday haline geldi. O olmazsa da zaten muhtemelen yerine geçen kazanacak. Bundan sonra bulunacak hemen hiç bir hukuki argüman ya da delil de oluşan mağduriyet hissini gideremeyecek.
Umarım iktidar bloğu içinden birileri yapılanların sadece ahlaken ve hukuken değil siyaseten de yanlış olduğunu hiç olmazsa kapalı kapılar ardında dillendirme cesaretini gösterir. Çünkü ne Türkiye’nin ne de iktidarın daha fazla istikrarsızlığa, daha çok hak ihlaline, daha çok baskıya, daha çok toplum mühendisliğine ihtiyacı var.
Bizim “Kürt sorununu” çözmemiz, terörü tarih haline getirmemiz, dünya siyasetindeki gerilimlerin sunduğu imkanlardan yaralanmamız, ticaretimizi arttırmamız, etki alanımızı genişletmemiz, oyun kurucu rolümüzü pekiştirmemiz, adalet ve hakkaniyetin sesi olmamız, hakkımız olan refaha, esenliğe ve insani güvenliğe bir an önce kavuşmamız gerekiyor.
Önümüzde de çok önemli fırsatlar var. Dünya değişiyor, Türkiye’ye olan gereksinim artıyor. İktidar bloğu bu fırsatları kullanmayı öncelemeli, kendini güç zehirlenmesinin tehlikeli girdabından kurtarmalı. Trump yönetiminin görece tepkisizliğinden ya da Kremlin sözcüsünün müphem açıklamalarından hatalı sonuçlar çıkartmamalı. En çok da Abdullah Gül’ün dünkü Karar’da yer alan uyarılarını dikkate almalı…